Virgin State of Mind


Q!

Mola Vakti!

Blog oluşturup düzenli olarak yazmaya ve bir şeyler paylaşmaya esasında ilk başlarda çok söylendiğim bir ödev sayesinde başladım. Üniversitede “Popüler Sanat” dersimize şeker mi şeker insan Azra Tüzünoğlu geliyordu. Filmlerde hep değişiklik tutkusuyla yanıp tutuşan, aykırı öğretim üyeleri görürüz, kendisi de biraz öyleydi. Bize blog açıp düzenli olarak bir şeyler girmemizi istedi. Üniversitede olsak bile klasik öğrenci tavrını takınıp “Bir bu eksikti” diye söylenmeye başladık. Aradan yıllar geçti; önce blogspot’ta paylaşımlarda bulundum, sonra da tumblr’a geçtim. Mart ayından beri her gün işim dolayısıyla yazılar yazıyorum; ama birkaç aydır fark ettim ki işim dışında buraya yazı yazamıyorum ya da yazdıklarımı çok gereksiz buluyorum. Belki bütün bu internet olayı beni boğdu. Bir sürü paylaşım sitesi ve nadiren de sürekli de görsek hep aynı şeyler… Sanki yaratıcılık, tutku içimden hiç çaktırmadan ayrılıp gitti. Eskiden deneme yazıları yazıyordum ve yazarken daha en başından hangi yayınevlerine gideceğimi ve oradaki editörlere nasıl sunacağımı düşünüyordum; ama uzun zamandır bu düşünceye sahip değilim. Bunun üzerine bugün galiba artık “Belki de mola vakti gelmiştir” dedim. Yazdığım her yazıyı büyük bir tutkuyla yazdım, işimde yazmam gereken bazı saçma sapan yazıların bile üstüne titredim. Çünkü yazı yazmak benim için gerçekten bir tutku. Ama şu an bu tutku bile yok oluyor gibi. Bu nedenle “Virgin State of Mind”da mola vakti! Artık bu blogda herhangi bir paylaşımda bulunmayacağım ya da yazı (bu yazıyı okuduktan sonra “saçmalıklarını demeliydin” diyebilirsiniz) yazmayacağım. Daha çok gezdiğimde, daha çok okuduğumda, “çılgınlıklar” yaptığımda, photostorming’in deyişiyle “zincirlerimi kırdığımda”, daha çok izlediğimde, “aşk”ı bulduğumda ve hissettiğimde, daha çok dinlediğimde, daha çok tattığımda, daha çok kahkaha attığımda, daha çok içtiğimde, daha çok yol aldığımda ve eski tutku yerine geldiğinde yeni bir blog açıp kaldığım yerden devam edeceğim. Bu blog sayesinde hiç tanımadığım, haklarında en ufak bir fikrim olmayan insanlarla ortak fikirlere sahip oldum ve onlardan (çoğu siz oluyorsunuz yani) birçok şey öğrendim. “Virgin State of Mind”, K’s Choice grubunun çok sevdiğim bir şarkısıdır. Bu şarkıyı ilk defa 1999 yılında dinlemiştim ve dinlediğim ilk saniyede neler hissettiysem şu anda dinlerken de aynısını hissediyorum. İşte, bu şarkıdaki tutkuyu hayatımın genelinde de tekrar yakaladığımda görüşmek üzere…  

Not: Son paylaştığım Snow Patrol’un ”This Isn’t Everything You Are” şarkısının bir de Jools Holland’daki canlı versiyonunu dinleyin! 

Entelektüel Günce

Haruki Murakami’nin ”İmkânsızın Şarkısı” bitmek üzere, büyük bir heyecanla sonunu bekliyorum. Bir yandan da her sayfa çevirişimde bitmesin istiyorum. Uzun zamandır bir kitabı bu kadar büyük bir tutkuyla okudum. Belki de hayatta haklarında en çok klişe söylenen iki olguyu, karakterlere büründürdüğü için: Yaşam ve ölüm. Detaylara çok fazla kaçılmadan; ama yüzeysel de ilerlemeden o kadar akıcı ve gerçekçi, doğru bir şekilde ele alınmış ki bu olgu, her sayfa çevirdiğinizde hem ”Çok doğru” dediğiniz, genelgeçer düşüncelere rastlıyorsunuz, hem de bir o kadar şaşırıyorsunuz. Bu roman bittikten sonra muhtemelen Murakami’nin diğer romanlarına da saracağım. 

Kitap okuma, dizi maratonu, film izleme gibi etkinliklerle geçen bu bayramda sonunda ”J’ai tué ma mére”i izledim ve şunu söylemeliyim ki Xavier Dolan, duyguları, objelerle (sadece, Dolan’ın canlandırdığı karakterin evinin dekorasyonu bile filmde bir oyuncu) o kadar iyi anlatmış ve renkleri, hareketleri o kadar yerinde kullanmış ki film bittiğinde başa sarıp tekrar izlemek istiyorsunuz. Mükemmel bir ilk filmle karşı karşıya kaldım. 

Sırada, muhtemelen şarap eşliğinde izlenmesi gereken bir film var: ”Sideways”. Sonrasında da ”American Horror Story” maratonu başlar.  

[Flash 9 is required to listen to audio.]
0 plays

Bu haftaki ”Perfect Sunday Track”imiz, son zamanlarda aldığım en güzel habere ithafen geliyor: Athlete, 2 Mart’ta Babylon’da! 

[Flash 9 is required to listen to audio.]
0 plays

Bu hafta sonu şarap, bira, kızartma ve soğuk hava eşliğinde aşk konuşuldu hep. Son zamanlarda bu şarkı hep dilimde. Her ne kadar filmin sonunu getirememiş olsam da ”High Fidelity”nin, beni çeken bir yanı var. O zaman yeni haftaya başlamadan önce Sheila Nicholls’ın ”Fallen For You” şarkısı ”Perfect Sunday Track”imiz olsun. 

Instead, she cultivates a taste for small pleasures. Plunging her hand deep into a sack of grain. Cracking crème brûlée with a teaspoon. And skimming stones on the Canal Saint-Martin.
- Amélie (2001)

wordpainting:

Ah yes … the never ending bottle of red wine. A foretaste of heaven.

Woody Allen’ı en son ”Annie Hall”da izlemiştim. Tip ve oyunculuk açısından itici gelse de (kalemi ve bakış açısına laf yok) bu adamın hızlı konuşmasını seviyorum. ”Scoop”u izlerken sanki ”Annie Hall”u izliyormuşum gibi hissettim. “Her şeyi en iyi ben biliyorum” tavırlı, sürekli söylenen ve konuşan Alvy Singer’ın 2006 versiyonuyla karşı karşıya kalmış gibi oluyorsunuz. 

ütopya mı?! emin misiniz?

Danny Boyle’ın ”The Beach” filmindeki ütopyaya defalarca tanık olduk sanki, ne dersiniz? Bilgisayar oyunu, ötekileşme, robotlaşma vb. Biraz J. D. Sallinger’ın ”Çavdar Tarlasındaki Çocuklar” yaratılmak istenmiş, hatta bu nedenle toy mu toy Leonardo di Caprio seçilmiş; ama olmamış be Boyle! Bu kadar laf ettim, diyeceksiniz ki film çok mu kötü? Çok kötü değil; ama iyi bir film de değil. Guillaume Canet, manzara görüntüleri, All Saints’in ”Pure Shores”u ve UNKLE’ın ”Lonely Soul”u filmin tek artıları.

More Information